YuvarlakDünya

Yuvarlak Dünya, ne kadar yuvarlak birde bizim açımızdan bakın

Genel

“Su Testisi” su yolunda ve/veya Agatha Christie romanı değil, Keyser Söze’lik temaşa?!

“Su Testisi” su yolunda ve/veya  Agatha Christie romanı değil, Keyser Söze’lik temaşa?! “Kişi gecenin peşi sıra yürümeden, gün doğumuna eremez.”Kum ve Köpük, Halil Cibran, Safya 62…SÖYLEMMETREEnstantane 1:Devlet Bahçeli İttifaka Noktayı KoyduTürkiye’de Başkanlık Sistemi’nin hayata geçirilmesi başta olmak üzere iktidar partisi AKP ile “Cumhur İttifakı” adı altında ortak politikaları izleyen MHP, “hükümlülere af uygulaması” ve “andımız” meseleleri üzerine Devlet Bahçeli yerel seçimlere ittifak ile girmeme kararını açıkladıMHP Lideri Devlet Bahçeli partisinin meclisteki grup toplantısında bu konuda önemli mesajlar verdi. Bahçeli 2019 Mart ayında yapılacak yerel seçimlerle ilgili olarak AK Parti dahil olmak üzere herhangi bir parti ile ittifaka gitmeyeceklerini söyledi. MHP daha önce aralarında İstanbul’un da bulunduğu bazı şehirlerde AK Parti ile ortak aday çıkaracaklarını söylemişti. 2:Bahçeli: Cumhur ittifakı duruyor, yerelde ittifak yokMHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Cumhur ittifakı devam ediyor, yerelde ittifak yok” dedi. 3:Erdoğan’dan MHP’ye: “Herkes kendi yoluna” Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Herkes kendi yoluna” diyerek MHP ile Cumhur İttifakı’nın bittiğini ifade etti. şu:Bahçeli’nin “Ağzını büzmesinden Ömer diyeceği belliydi”.Soru 1:Madem yol’ları ayıracaktı, ne diye rejim’in ‘Federasyon’a, ‘Başkanlık’a dönüştürülmesine ön ayak oldu?! cevap:”Erdoğan, Saddam gibi indirilecek!”Bu söz bir belediye başkanı’na ait.Başka?!Soru 2:Bahçeli, Erdoğan’ın “Başkan” seçilme süreç’ine niye katkı verdi, yüzde 50 baraj’ının altında kalmasına niçin izin vermedi?! cevap:Acem Harp.Erdoğan’a, “Tanrı Kral” yetkileri ve/veya Neo Enver kaftanı!Yani?!4 – 6 Kasım takvim’i kapsamında, Erdoğan’ın “İran’la savaş” sözünü tutması için hiçbir engel yok!Nüans?!1 Mart Tezkeresi bumerang. Kasım 2002 öncesi tablonun bir benzeri. aslında dün’dü!Meteo: 28 ŞubatErbakan’dı, Erdoğan oldu!Ecevit’ti, Tayyip oldu.Hasılı:Bahçeli eli ile Erdoğan’ın boynuna yağlı ilmek geçirildi.Ezcümle:Destabilizasyon!?2018 Kasım takvim’i kapsamında, Türkiye patlamaya hazır barut fıçısı!Testi kırıldıktan sonra, yol gösteren çok olurmuş!Acem Harp, tik tak. şu:Erdoğan: “MİLLETİMİZİN EN BÜYÜK ANDI İSTİKLAL MARŞI’MIZDIR” şu:Real Politik’te; aksi iddia edilemeyecek şeyleri söylememek elzem’dir:Su ıslak’tır, yaş’tır, ateş yakar, ağaç yeşil’dir, deniz mavi vb.Ne var ki, konjonktür aksi iddia edilemeyecek şeyleri söylemeye mecbur kılıyor.Erdoğan’ın “İstiklal Marşı’ndan başka and tanımam” beyan’ı aksi iddia edilemeyecek bir beyan’dır.Fatiha’dan başka dua bilmem, okumam demeye benzer.Nüans?!And’ımız, Kürt’ler ile Türk’leri ayrıştırıyor ise cevap’ını arayan basit soru:Yeni Anayasa ya da Federasyon Anayasası ve/veya Başkanlık yetkileri üzerinden “üniter yapı”, büyük barzan devleti’ne mi evriliyor, yoksa “iç barış”a mı?!Neo Sevr güncesi.Ezcümle:Parmak bir şeyi işaret ederken, parmak’a bakan’lardan olmamak gerekir.Nokta….DURUM ANALİZEnstantane 1:Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan AK Parti grup toplantısında konuşuyor. Cemal kaşıkçı cinayetiyle ilgili çarpıcı detaylar paylaşan ve “yanıtlanması gereken sorular var” diyen Erdoğan, “Kim bu yerli işbirlikçi” dedi. Erdoğan Suudi Arabistan’a çağrı yaparak 18 tutuklunun İstanbul’da yargılanmasını istedi. 2:Cemal Kaşıkçı cinayeti “çöldeki davos”u vurduSuudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim’de ülkesinin İstanbul’daki başkonsolosluğunda öldürüldüğünün ortaya çıkmasının ardından, Suudi Arabistan’da bugün başlayıp 25 Ekim’e kadar sürecek “Geleceğe Yatırım Girişimi (FII) Konferansı”nın boykotların gölgesinde geçmesi bekleniyor. 3:Kaşıkçı’nın ölüm emri, Skype üzerinden verildi: Bu köpeğin kafasını bana getirin! Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ölüm emrinin, Prens Selman’ın danışmanı Kahtani tarafından verildiği öne sürüldü. şu:ABD’deki 4 Kasım takvim’i kapsamında, WASP’lar, yani Clinton / Obama’gillere oy veren sermaye, seçmen, Trump’a “Gazeteci Kaşıkçı” üzerinden kumpas kurmak istediler.Hikaye bu.İstihbarat savaşları kapsamında, Kaşıkçı ve nişanlısı olduğu iddia edilen hanım da operasyon’un bir parçası!Demem o ki:Keyser Söze, 1995’te çekilen Olağan Şüpheliler filminde yer alan kurgusal karakterdir.Filmde Keyser Söze’nin Türk, babasının ise Alman asıllı olduğundan bahsedilir Sanki “haber kaynağı” adı altında konuşan “Keyser Söze”!Halı’ya sarılı ceset deniliyor, insan’ın aklına Ali Koç’un bahsettiği halı geliyor!Kaşıkçı’nın bedenini halıya sarmak demek, dağ’ı paketlemek demek ise kim kim’lerin zeka’sı ile alay ediyor.Demem şu ki:Hürriyet’te “Sır Mercedes’i nasıl bulduk” diye başlık atılıyor, sonra haber’in spot’unda, Mercedes’in ihbar üzerine Sultangazi’deki bir otopark’ta bulunduğu anlatılıyor!”Sır” ise ne işi var orada ya da kim, kim’in zekası ile alay ediyor!Hasılı:Agatha Christie romanları geçen yüzyılın hikayesi!İlla ki, benzetme yapacak iseniz, bugün’ün hikayesini anlatan birçok film, kitap vb çalışma var.Ezcümle:İsrail / İran makas’ı çerçevesinde, Suudi Arabistan’dan İstihbarat’ın baş’ı değişti.Neo Nazi Prens geldi.Neo Führer Trump.Türkiye’de, “Cumhur İttifakı” tarih oldu.Kelebek etkisi nedir ne değildir?!El cevap:“Kelebek etkisi” kavramı ya da teorisi, “Bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesi” esasına dayanır.Amerika’da çıkan bir iç savaş neticesinde Orta Asya’yı Rusya işgal ederken Doğu Hindistan’ı da İngiltere işgal etmiştir.Menderes’in ABD’ye, NATO’dan çıkıp Varşova Paktı’na geçeceği şantajını yapması 27 Mayıs İhtilali ile son bulmuştur.İran’da Humeyni’nin iktidara geliş süreci, Türkiye’de 12 Eylül restorasyonunu mecburi kılmıştır.İşte “Kelebek Etkisi” ya da “Kaos Teorisi” buna denir.İçinden geçmekte olduğumuz “süreç”, işte bu süreç’tir.WSJ: Türkiye’de askeri darbe olabilir! adil olmayan savaşta ABD’nin İsrail’e destek vermesi korkunç sonuçlar doğurdu. Bu durum, Arap dünyasındaki nefreti körükledi. Eğer 10 bin Filistinliyi yargılamadan hapishanede tutarsan, onlar da senin bir iki askerini alırlar. İsrail Gazze’de ve Lübnan’da haksız saldırılar yaptı. Kesinlikle bunun adil olduğunu düşünmüyorum. Bush yönetimi daha evvel ABD başkanlarının tuttuğu Filistin ve İsraillilere eşit-adil olma yolundan saparak, kendini bütünüyle İsrail tarafına kaydırdı. Bush seküler ABD’yi yıktı!”Bu sözler eski ABD Başkanları’nda Jimmy Carter’a ait.(…)KOÇ: ÇOK DERS ALDIM, ÜLKEMİN DEĞERİNİ ANLADIM: İstanbul’dan 19 Eylül 2004’te ayrılarak denizden dünyayı dolaşan Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç 7 Temmuz’da dünya turuna Kalamış Marina’da son noktayı koyuyor. Koç Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde konuşan Rahmi Koç, 2 yıldan beri denizden dünyayı dolaştığını hatırlatarak, “Eğer işler yolunda giderse 7 Temmuz Cuma günü saat 18.30’da Kalamış Marina’ya bağlanacağız” dedi. İstanbul’dan ayrıldığından bu yana 40 bin deniz mili yol kat ettiklerini söyleyen Koç, şunları söyledi: “Bu seyahatim boyunca değişik ülkeleri, kültürleri, insanları, yaşam tarzlarını gördüm. Çok şey öğrendim, çok ders aldım, çok tecrübe edindim. Böylece insan dünyanın ne olduğunu gayet iyi anlıyor. Mukayese ettikçe insanülkesinin değerini daha çok takdir ediyor.” (Hürriyet / Selçuk Yaşar)(…)MÜSLÜMAN’LIKTA “DİN VE DEVLET” ANLAYIŞI: Dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir! 9 Ekim Pazartesi günü öğle vakti Kırıkkale Üniversitesi’nin akademik yıl açılış dersi için Rektör Prof. Dr. Ahmet Murat Çakmak tarafından davet edilme onuruna eriştim. Akademik yılın açılış dersleri genelde 20-25 dakikayı geçemez. Ben de bu süre içinde Hıristiyanlık ve onun karşısında Müslümanlık-Yahudilik arasındaki din ve devlet ilişkileri ve bireyin konumunu ele alan kısa bir konuşma yaptım. Malum Yahudi ve Müslüman şeriatı ferdin 24 saatini düzenler; ne yenip ne içeceği, temizlik kuralları, karı-koca ve aile içi ilişkiler, genel olarak toplumun yönetim kuralları, en önemlisi sağlık sorunlarına ilişkin düzenlemeler vesaire yer alır. Bu iki dinde, eski çok tanrılı dinlerde ve Hıristiyanlıktakinin aksine dokunulmazlığı olan bir ruhban sınıfı yoktur; sadece din görevlileri ve din bilginleri vardır. Bunlar müminlerin sorduğu sorulara cevap vermekle yükümlüdürler. Museviler buna “risponda”, Müslümanlar “fetva” derler. Her şey sorulabilir ve her şeye cevap vermek sorumluluk ve yükümlülüğü vardır. Devletten ayrılacak bir din yoktur. Çünkü din, kilise gibi ruhani bir kurum halinde teşkilatlanmamıştır. Oysa kilisenin kurucu babalarından St. Paul’un kurduğu hiyerarşi ve teşkilat Roma İmparatorluğu’nda önce gizli, zaman zaman ortalığa çıkan, İmparator Konstantin zamanında ise kabul görmüş, beşinci asırda İmparator Theodosius’tan itibaren o topluma hükmeden bir kurum haline gelmiştir. Taassub ve cemiyet üzerinde baskı kurmaya çalışan gruplar Musevilikte de İslamda da zaman zaman görülmüştür. Ama engizisyon gibi örgütlü, yaygın ve devamlı sistemlere pek rastlanmaz. Osmanlı İmparatorluğu şeriat-ı garrayı şüphesiz toplumun yürüyeceği yol ve model olarak vurgular ama bu demek değildir ki örfi otorite toprak kanunları başta olmak üzere birçok alanı düzenlemesin. Eskiden beri devam eden geleneklere de uyulur. Zaten idarenin başının esas kararlarını tasdik etmeyen bir dini makam pratikte de düşünülemez; meğer ki bu karar açıkça şeriata aykırı olmasın. Asıl önemlisi devlet, dini hareket ve dini cemaatleri kontrol eder. Bütün tarikatların dergahları kontrol altındadır. Cemaat halindeki içtihat (yani özel görü ve yorum) kümelerinin fikri ve lafzi faaliyeti görmezden gelinebilir; lakin bunlar teşkilatlanmaya, diğer zümrelerle çatışmaya başladığında durum değişir. 17’nci yüzyılda bugünkü Vahhabilerin benzeri başkentteki Kadızadeliler denen zümrenin mutaassıp yorum ve yaşayışına ilk elde ses çıkarılmadı, hatta bu münakaşalar bütün şehri sardığı halde, bunlardan rahatsız olmayan bir bürokrasi görünümü vardı; vakta ki bu cemaatin fanatikleri Fatih Camii’nde hadise çıkarmak, tarikat düşmanlığından dolayı bazı dergahları basmak gibi toplumun güvenliğini ve düzenini tehdit eden hareketlere girişince, hükümet bunları tedip edip sürmekte gecikmedi. Herkes haddini bilmeliydi ve devlet düzeni ve kamu güvenliğini hiç kimse sarsıntıya uğratamazdı. Bektaşi tekkelerinin 1826’dan sonra kapatılması ve mevcutların Nakşibendilerin kontrolüne verilmesi, Nakşibendilerin de devletle çok sıkı birlik içinde bilhassa teşkil edilen bir şeyhler kurulu sayesinde kontrolü pekiştirmesi; düpedüz bu tarikat üzerinde devletin ve şeyhülislamlığın çok etkili olmasından ileri gelir. Dahası var; Osmanlı müftü, kadı ve müderrisleri ancak İstanbul’da bir karma heyet önünde imtihandan geçerek “İstanbul ruusu” alır ve vilayetlere tayin edilirlerdi. Böyle bir imtihandan geçmeyenin devlet mekanizmasında hiçbir yeri olamazdı. Şeyhülislamlık veya Kurtuluş Savaşı boyu Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetindeki unvanıyla Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti lağvedildiğinde kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü ne kadar devletin organıysa, dini görevleri yürüten ve din görevlilerini tayin eden Diyanet İşleri Başkanlığı da devletin içindedir. Dini grupların bazılarının ısrarla Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve her türlü cemaatin özerk olup mali ve idari işlerin kendilerine ait olması ve din görevlilerinin de cemaatler tarafından tayin edilmesi görüşü 1500 yıllık pratiğe de teoriye de aykırıdır. Yine bazı liberal çevreler de din görevlilerini ve bazı dini kurumları devlet ne için kontrol edecekmiş diyorlar; oysa dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir. Devlet dini kontrol eder. Devlet zayıfken Batı’da kilise devleti kontrol ederdi, Roma’nın devamı olan Bizans’ta ise devlet kiliseyi kontrol ederdi. İslam dünyasında da bu böyle olmuştur. Bu mealdeki konferansımın içeriği işini baştan savma yapan ama sansasyonu çok seven, konuşmanın baş tarafını acele not edip sonunu beklemeksizin telefon ve faksa koştuğu belli olan bir gazeteci dostumuz tarafından Akşam ve Yeni Şafak gazetelerine yollanmış. Yorum yapmak, haber yazmak dinlediğini anlamadan becerilecek işler değil. Son yıllarda konuyu iyi tetkik etmemek veya saklanması gerekli bilgileri demeci verenlerin tembihi aksine yayınlamak çok yaygınlaştı. Şüphesiz bu alışkanlıklar gazete haberlerini çekilmez hale getiriyor. Burada tek çare, hiç değilse üniversite açılışlarını magazin haberi tarzında verenlerden uzak tutmak olmalıdır. Eğer bir konuyla ilgileniliyorsa, titizce ve etraflıca takip etmek gerekir. Oysa olaylar çok yüzeyden kaydedilip naklediliyor. Üniversite konferansları şimdilik gazetelerin sütunlarında yer almasa çok iyi olur. (Milliyet Pazar / İlber Ortaylı / 15 Ekim 2006)(…)DİNSİZLERİN SAFSATALARI:BİRİNCİ SAFSATA: Din ile akıl bağdaşmaz. Toplum dine uyarsa, akıldan uzaklaşmış ve akıl aydınlığından mahrum kalmış olur.Cevap: İslâm dini “Aklı olmayanın dini yoktur” buyuruyor. Din akıl ile anlaşılır ve uygulanır. Din akıldan üstündür, ona kılavuzluk eder.İKİNCİ SAFSATA: Akılcılık iyi bir şeydir.Cevap: Akılcılık (rasyonalizm) bir doktrin, bir teori, bir ideolojidir. Akıl iyi, faydalı, lüzumlu, zarurî bir şeydir.Akıllılık da iyidir. Buna mukabil akılcılık kötüdür. Akılcılık ile akıllılık birbiriyle uyuşmaz. Akılcı, akıllı değildir.ÜÇÜNCÜ SAFSATA: Akıl ile bütün problemler, krizler çözülür, zorluklar aşılır, haysiyetli bir hayat sürülür.Cevap: Akıl, tek başına kesinlikle yeterli değildir. Yeterli olsaydı, çok akıllı, en akıllı insanlar birbirine zıt ve ters bir sürü teori, doktrin, çare, çözüm üretmezlerdi. Akıl şarttır, zarurîdir, çok lüzumludur, lakin ona mutlaka bir rehber gerekir. O da dindir, ilâhî vahiydir.DÖRDÜNCÜ SAFSATA: Toplum din kuralları ile idare edilirse gerilik, tembellik, karanlık olur.Cevap: Endülüs’te çok yüksek, çok güzel, çok aydınlık bir medeniyet vardı. Avrupalılar Endülüs’e nisbeten çok geriydi. Müslümanlar, dinlerine ne kadar sarılmışlarsa, akıldan o nisbette yararlanmışlar, ilerlemişler, üstün ve vasıflı olmuşlar, başkalarından yüksek olmuşlardır.BEŞİNCİ SAFSATA: Sekülarizmi korumak için bireylerin ve toplumun din hürriyeti, hattâ ibadetleri bile kısıtlanabilir.Cevap: Din, inanç, inandığı gibi yaşamak hürriyeti ve hakkı, evrensel ve temel insan haklarının en önemli maddesidir. Bu hürriyet bir DEĞERDİR. Hiçbir geçersiz ve âdil olmayan bahane ve sebeple kısıtlanamaz. Sekülarizm bu hak ve hürriyetten önce gelmez. Çünkü hiçbir insan hakları beyanname ve sözleşmesinde sekülarizm evrensel bir hak ve vazife olarak zikr edilmemektedir. Din hürriyeti, başkalarının hürriyetlerine zarar vermemek maksadıyla ÂDİL kanunlarla sınırlandırılabilir.ALTINCI SAFSATA: İslâm dini, kadın hürriyetlerini kısıtlamış, kadını ikinci sınıf bir insan haline getirmiştir.Cevap: İki şer’î mânâsıyla tesettür kadını alçaltmaz, aksine ona değer, haysiyet ve hürriyet kazandırır. Zinayı ahlâksızlık ve suç saymayan, eşlerin nikahsız yaşayabileceklerini söyleyen, kadınların -canları isterse- birçok erkekle yatarak nesebi belli olmayan çocuk doğurmak ve bunları nüfusa kendi adlarıyla kayd ettirmek hakkına sahip olduklarını iddia eden bir zihniyetin İslâm’ı anlaması ve değerlendirmesi mümkün değildir. Onlara göre tesettür bir tür köleliktir, İslâm’a göre ise kadının örtünmesi hürriyettir.YEDİNCİ SAFSATA: Küçük çocuklara din ve Kur’ân dersi verilmesi doğru değildir.Cevap: Türkiye devletinin de imza koymuş olduğu uluslararası insan hakları beyanname ve sözleşmelerinde “Ebeveyn (anne baba) çocuklarına serbestçe din eğitimi verebilir” demektedir. Bir anne babanın, çocuklarını küçük yaştan itibaren Müslüman olarak yetiştirmeye ve eğitmeye hakkı vardır. Buna karşı yapılan bütün düzenlemeler ve uygulamalar bir insan hakkı ihlâlidir.SEKİZİNCİ SAFSATA: Türkler Arapça bilmiyor, binaenaleyh Arapça Kur’ân’ı anlamadan okumasınlar ve ezberlemesinler. Dinlerini Kur’ân tercümelerinden öğrensinler.Cevap: Müslüman Türkler, dinlerini doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’den çıkartmazlar, büyük din âlimlerinin hazırlamış olduğu ilmihal, fıkıh, ahlâk, akaid kitaplarından öğrenirler. Hem Kur’ân okurlar, hem de onun meal, tercüme ve tefsirlerini. Mânâsını anlamadan Kur’ân okumakta da sevap vardır, dinen iyi ve hayırlı bir şeydir.DOKUZUNCU SAFSATA: Kur’ân tercüme edilsin ve halk kutsal kitabını anlayarak okusun.Cevap: Her devirde Türkçe Kur’ân tercümeleri, meâlleri, tefsirleri olagelmiştir.Hele bu devirde, ihtiyaçtan fazlası vardır. Son yirmi otuz yıl içinde ülkemizde milyonlarca nüsha Kur’ân tercümesi, meali, tefsiri basılmış ve Müslümanların evlerine, özel kütüphanelerine girmiştir.ONUNCU SAFSATA: Şeriat kötü bir şeydir, Şeriatı tutmak gericiliktir.Cevap: Ferid Devellioğlu’nun hazırladığı Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügatta Şeriat şöyle tarif ediliyor: “1. Doğru yol, 2. Allah’ın emri, 3.Âyet, hadîs ve icmâ-i ümmet esaslarına dayanan din kaideleri.” Yerli ve yabancı bütün ciddî sözlük ve ansiklopedilerde buna benzer açıklamalar bulunmaktadır. Bir insanın “Ben de Müslümanım ama Şeriata karşıyım” demesi mantıksızlık, çelişki ve saçmalıktır.Yukarıdaki tariften anlaşıldığı üzere şeriat kutsal bir kavramdır. İslâm ile şeriat özdeştir.ONBİRİNCİ SAFSATA: Dinde ve şeriatta hurafeler vardır.Cevap: Bunu söyleyen kesinlikle Müslüman değildir, Müslüman olamaz. Çünkü bu sözüyle dini inkar etmiş olmaktadır. Bir Marksist, agresif ve militan bir ateist, fanatik bir İslâm düşmanı böyle söyleyebilir. Zaten İslâm da onlara kâfir (gerçeği örten ve gizleyen) demektedir. Bu gibi düşünce, görüş ve inançlar sübjektiftir. Objektif gerçek, İslâm’da hurafe olmadığı, bütün islâmî hükümlerin doğru olduğu, İslâm dininin doğrunun, iyinin, güzelin ana kaynağı bulunduğudur.ONİKİNCİ SAFSATA: Türkiye İslâm dünyasının en ileri ülkesidir.Cevap: En ileri ülkesi sözü yanlıştır. Ülkemiz şu anda bin türlü gerilik ve kirlilik içindedir. Türkiye, öyle olması gerekirken bir Japonya, bir Güney Kore, bir Tayvan, bir Singapur olmamıştır. Toplumda yabancılaşma, çöküş, dağılış emareleri görülmektedir. Siyasî ve idarî temizlik bakımından 10 üzerinden 3 küsur notla liste diplerindedir. Üniversitelerimiz dünyanın belli başlı 500 üniversitesi listesine girememiştir. Birçok küçük ülke ve millet Nobel kazandığı halde biz kazanamamışızdır. Dünyada en fazla kara ve kirli para Türkiye’dedir. Kokuşma ve yolsuzluk korkunç boyutlara ulaşmıştır. Eğitim sistemi iflâs etmiştir. Yeni nesiller o kadar cahil yetiştiriliyor ki, atalarının mezar taşlarını bile okuyamıyorlar.Güney Kore, dünyanın en ileri ve zengin ülkelerine kendi millî ve yerli güzel otomobillerini ihraç ederken, Türkiye millî-yerli güçlü bir otomotiv sanayii kuramamış olup, yabancıların otomobillerini montaj usulü ile üretmektedir. Ve saire… Ve saire…Böyle bir durum ve manzara için “İslâm dünyasının en ileri ülkesi biziz…” diye iftihar etmek, en azından ayıptır ve gülünçtür. (Milli Gazete / Mehmet Şevket Eygi / 16 Ekim 2006)(…)“BOP İSLAMCILARI”NDAN, BOP’ÇU PAPA’YA ZEYTİN DALI: Papa 16’ncı Benedikt’in, Almanya’daki Regensburg Üniversitesi’nde, 12 Eylül’de yaptığı konuşma sırasında söylediği sözler Müslüman dünyasını ayağa kaldırmıştı. Papa, eski Bizans İmparatoru 2’nci Manuel’den alıntı yaparak “Bana Hz. Muhammed’in ne yenilik getirdiğini gösterin. Sadece şeytani ve insanlık dışı şeyler bulursunuz” demişti. Katolikler’in ruhani lideri, daha sonra alıntısının kişisel düşüncelerini yansıtmadığını defalarca dile getirdi. 16’ncı Benedikt’in açıklamalarından haftalar sonra, Müslüman dünyası Vatikan’a zeytin dalı uzattı. ABD, Belçika, İngiltere’nin de aralarında olduğu 25 ülkelenin önde gelen Müslüman din adamları bugün Papa’ya verilmek üzere yazılan açık mektuba imza attı. Dün ABD merkezli İslamic Magazine Dergisi’nin internet sitesinde yayınlanan 7 sayfalık mektupta, dini liderler Papa’nın üzüntüsünü kabul ettiklerini, alıntının kendi düşüncesini yansıtmadığına inandıklarını söyledi. “Mukaddes Papa” diye başlayan mektupta, Papa’nın Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı konuşmadaki iddialara da madde madde yanıt verildi. Mektupta, Türkiye’yi ise Papa’ya en sert tepkiyi veren Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu yerine İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı temsil etti. Türkiye’de yaşayan Müslümanlar, medeniyetlerarası çatışmaların engellenmesine yönelik uluslararası toplantılarda Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu tarafından değil, İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı tarafından temsil ediliyor. Bunun gerekçesi ise özellikle Batı’da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Türkiye Devleti’ne bağlı, resmi bir kurum” olarak algılanması. Batılılar, Bardakoğlu’nun “resmi devlet görevlisi” kimliğini, “din adamı kimliğinin” önünde tutuyor. Çağrıcı ise ’din adamı’kimliğiyle öne çıkıyor. Papa 16. Benedikt’in Türkiye ziyaretinde de “Müslümanları” İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı temsil edecek. Mektupta 25 farklı ülkeden 38 müftü, ilahiyat profesörü veya dernek başkanının imzası bulunuyor. Mektupta ismi geçen ülkeler şöyle: Türkiye, Yemen, Kuveyt, BAE, ABD, İngiltere, Belçika, Bosna, Özbekistan, Malezya, Pakistan, Kosova, Fas, Ürdün, Hırvatistan, Hindistan, Irak, Umman, Gambiya, Slovenya, Suriye, Mısır, Endonezya ve İran. Müslüman liderler, açık mektupla ’barış’eli uzatırken Vatikan’dan da Papa 2. Benediktus’un Türkiye ziyareti öncesi diyalog mesajı geldi. Vatikan Devlet Sekreteri (Başbakan) Kardinal Tarcisio Bertone, “Papa’nın Türkiye ziyareti dini yetkililer ve siyasi yetkililerle bir diyalog ve buluşma niteliği taşıyacak. 28 Kasım’daki seyahat artık yapılacaktır, yapılmaması için bir neden yoktur” dedi.(…)DİYALOG’ÇULARDAN MUKADDES PAPA’YA TEŞEKKÜR MEKTUBU: Mukaddes Papa, Hıristiyanlık ve İslam, dünyanın ve tarihin en büyük birinci ve ikinci dinidir. Hıristiyanlar ve Müslümanlar dünya nüfusunun yüzde 55’inden daha fazla bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu nedenle bu iki büyük din arasındaki iletişim dünya barışının elde edilmesinde en büyük rolü oynamakta. 1 milyar Katolik’in lideri ve daha birçoğunun da “ahlak örneği” olarak sizin sesiniz, tek başına bu ilişkiyi karşılıklı anlaşma kapsamında ileriye taşıyacak en etkili sestir. Dürüst ve gerçek diyalog çağrınızı paylaşıyoruz. Ve bu diyaloğun birbirine giderek bağlanan dünyadaki önemini biliyoruz. Bu diyalog üzerine karşılıklı saygı, sevgi kardeşliğe ve ortak geleneğimiz olan İbrani geleneğindeki “Tanrı’nı tüm kalbinle sev. Komşunu da en az kendin kadar sev” iki büyük emre dayanan bir ilişki kurmaya devam etmeyi ümit ediyoruz. Müslümanlar, 28 Kasım 1969’da düzenlenen İkinci Vatikan Konseyi’nde söylenen şu sözleri takdir etmektedir: “Kilise Müslümanlara karşı derin bir saygı duymaktadır. Onlar da bağışlayan, ulu, Cennet’in Yaratıcısı olan tek tanrıya tapmaktadır. Onlar da kendilerini İbrahim’in adadığı Tanrı’ya adamıştır. Onlar da Hz. İsa’yı bir peygamber ve annesi bakire Meryem’i de onurlu bir insan olarak kabul etmektedir.” Aynı zamanda Müslümanların saygı ve güven duyduğu Papa 2’nci Jean Paul’un şu sözlerini de takdir etmekteyiz: “Aynı Tanrı’ya, tek olana, dünyayı yaratan ve insanı mükemmelleştiren Tanrı’ya inanıyoruz.” Biz Müslümanlar, kişisel üzüntünüzü ve alıntınızın kendi düşünceleriniz olmadığı yönündeki açıklamanızı ve Vatikan Başbakanı Kardinal Tarcisio Bertone’nin olumlu ifadelerini takdir ve kabul etmekteyiz. Ayrıca, 25 Eylül’deki toplantıda tüm Müslüman elçiler önünde Müslümanlara derin saygı duyduğunuz yönündeki ifadeleri de takdirle karşılamaktayız. Umarız, geçmişin hatalarından kaçınır, gelecekte barış, saygı ve karşılıklı anlayış çevresinde yaşarız. (Vatan / 15 Ekim 2006)(…)MERKEL’DEN BAŞÖRTÜ YASAĞI: Almanya’da tanınan bazı Türkler, ülkede yaşayan Müslüman kadınlara başörtülerini çıkarmaları çağrısında bulundular. Federal Meclis milletvekilleri Lale Akgün ve Ekin Deligöz ile Liberal Türk-Alman Birliği Onursal Başkanı Mehmet Daimagüler ve kadın hakları savunucusu Seyran Ateş, Bild am Sonntag gazetesinde yaptıkları çağrıda, “başörtüsü takmakla Müslüman olunmadığını” ifade ettiler. Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesi Akgün, modern İslam bilimcilerinin başörtüsü takmanın zorunlu olmadığını söylediklerini ve başörtüsüz sokağa çıkmanın günah olmadığını belirterek, şu görüşe yer verdi: “Erkekler ile kadınlar aynı haklara sahiptir. Türk erkeği modern bir kıyafetle dolaşırken, eşinin başörtü takarak uzun bir paltoyla dolaşması yakışmıyor. Toplumumuzun Müslüman kadınlara sinyali şu olmalı: Biz sizleri destekliyoruz. Hiçbir şeyi zorla yapmayın.” Birlik 90/Yeşiller Partisi üyesi Deligöz ise başörtüsünü “kadınların baskı altında tutulmalarının bir sembolü” olarak gördüğünü ifade ederek, “Müslüman kadınlara çağrıda bulunuyorum: Artık bugüne, Almanya’ya ulaşın. Burada yaşıyorsunuz, başörtülerinizi çıkarın. Erkekler ile aynı vatandaşlık haklarına ve insan haklarına sahip olduğunuzu gösterin” şeklinde konuştu. Hür Demokrat Parti (FDP) üyesi olan Daimagüler de, Almanya’da yaşayan tüm Müslümanların “bu ülkeye bağlılıklarını göstermelerini” istedi ve “sadece anayasaya değil, Almanların gelenek ve adetlerine de bağlı olunması gerektiğini” kaydetti. Daimagüler, “Kapanan ya da başörtüsü takan her kadın tüm bunlardan kendini bilinçli olarak dışlayıp dışlamamak istediği konusunda iyi düşünmeli” dedi. Ateş de, başörtüsünün insanların birbirleriyle yaklaşmalarını önlediğini ve siyasi malzeme olarak suistismal edildiğini savunarak, Müslüman kadınların başörtülerini çıkarmaları çağrısında bulundu. Görüşlerine yer verilen başörtülü bazı Müslüman kadınlar ise “hiçbir şekilde başörtülerini çıkarmak istemediklerini” ifade ettiler. Hamburg kentinde yaşayan Kaya (28) adlı bir anne, “Dinimde önemli olduğu için başörtüsü takıyorum. Ben bu konuda, uyumu teşvik ettiklerini söyleyen politikacıları değil, Allah’ı izliyorum” diye konuştu. Köln Üniversitesi Kliniğinde hasta bakıcılık yapan Fatma (43) adlı bir kadın, “Uyumun bir parça bezle ilgisi yok. Eğer Almanya’da yaşanıyorsa Almanca konuşulmalı. Başörtüsü takıp takmayacağım ise benim bileceğim bir iş. Bu benim hayatım” dedi. Intisar (43) adlı bir kadınla Hamburg’da tıp öğrenimi gören Jasmin (23) adlı bir genç kız da, uyumun başörtüsüyle olmayacağını, kendilerini başörtüleriyle de topluma uyum sağlamış kişiler olarak gördüklerini söylediler. (Milliyet / 15 Ekim 2006)(…)GAZİ, “İRTİCA” KELİMESİNİ DIŞ DESTEKLİ ŞEYH SAİD İÇİN KULLANMIŞTI?!Hangi Laiklik?!Kanun No: 431Madde1- Halifenin görevine son verilmiştir. Halifelik, Hükümet ve Cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen mevcut olduğundan, “Hilafet Makamı” kaldırılmıştır.Görüldüğü üzere bir kısım “Siyasal İslamcı” çevrenin iddiasının aksine, Atatürk “İslamiyet”i değil “Halifelik Makamı”nı kaldırmıştır.Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de ilan edilirken, “Halifelik” 3 Mart 1924’de kaldırılmıştır.Bu bakımdan ortada anlaşılmayacak bir durum olduğunu zannetmiyorum.Bu anlamda, kafa bulandırmak isteyenler için içi “bol proteinli” birkaç bilgi notu daha yansıtayım…Usta şair ve ünlü fikir adamı Attila İlhan, Aksiyon dergisine verdiği söyleşide, Gazi’nin “Laiklik ve irtica” konusuna bakışı hakkında çok net cevaplar verir.Meslektaşımız Haşim Söylemez’in, 10 Ekim 2003 tarihli söyleşisinden aynen aktarıyorum:(…)AKSİYON: Uzun yıllardır Atatürk konusunda çalışma yapıyorsunuz. Bu zamana kadar farklı bir bilgi ile karşılaştınız mı?İLHAN: Farklı tespitlerim oldu. Son iki seçimdir halkın bazı partileri tasfiye etmesi, bu partilerin dış politikadaki başarısızlıklarından kaynaklanıyor. Milli bir politika yerine Batı’nın istekleri yerine getiriliyor. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’da farklıdır. Gazi, Batı ile savaşmıştır; Batıcı değildir. Marksizm ile Atatürkçülük birbirine zıttır fakat Paşa, Marksizme karşı değildir. O zamanlar Bolşevizm vardı ve itibar görüyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan ilk iki parti de komünisttir; Türkiye Komünist Fırkası ve Halk İştirak Fırkası. Bunlardan bir tanesinin üyesi de Mustafa Kemal’dir. Komünist düşünce için Tevfik Rüştü Bey’i Rusya’ya gönderiyor. Yani Mustafa Kemal Paşa solcudur. Bunda şaşılacak bir durum yok. Falih Rıfkı Atay, 21 Mart 1931’de Cumhuriyet gazetesinde bu durumu yazıyor; “Cumhuriyet Halk Fırkası sol bir devrim fırkasıdır. Solun unsurlarını sol dışında bırakarak kendini taşlaşmak tehlikesine atamaz” diyor. Bütün bunlar Atatürk’ün tam bir solcu olduğunu ortaya çıkarıyor.AKSİYON: Atatürk’ün solculuğu dış politika ile mi sınırlıydı?İLHAN: Hayır. Mustafa Kemal Paşa bir Fransız devrimcisidir. Sovyet devrimcisi değildir. Demokrasiyi gerçekleştirmek istiyordu. Fransız devrimi olduğu zaman dünyada emperyalizm diye bir şey yoktu. Fakat Kemalizm hareketi başladığında dünyada emperyalizm vardı. Emperyalizme karşı savaş verdiğin zaman doğal olarak ulusal bir boyuta geliyorsun. Ancak buradaki mücadele daha çok kendini korumak içindi. Bunun için de Gazi, kuzey cenahı Ruslara veriyor, sırtını İran’a dayıyor. Sadabad Paktı’nı kuruyor; içinde Irak, İran, Afganistan var. Bir de kuzey meselesini Balkan Paktı ile çözmeye çalışıyor. Yani Osmanlı’ya bağlı kavimlerle yeniden bir birlik oluşturuyor. Suriyeliler gelip “Bizi kurtarın” diyor ancak Gazi, “Bizim gücümüz sadece kendimize yeter. Siz kendinizi koruyunuz. Sonra federasyon veya konfederasyon düşünebiliriz” diyor.AKSİYON: Ama Osmanlı”nın birleştiricilik vizyonu din birliğine dayanıyordu.İLHAN: Gazi’nin İslamiyet’e karşı bir tavrı yoktur. Suriye için “Bizim istediğimiz tam bağımsız bir Müslüman Suriye Cumhuriyeti’dir” diyor. Ancak kendisi laiktir. Çünkü Fransızlar o tarihlerde Lübnan’ı yarı Hıristiyan hale getirmişlerdi. Suriye için de böyle bir çaba vardı. İran, Irak için de aynı durum geçerliydi. Bir konfederasyon ortaya çıkacak, lakin İslamiyet üzerine oturan laik bir devlet anlayışı olacaktı. Başındaki güç ise Türkiye! Mustafa Kemal Paşa başından beri kurtuluşu Doğuda aradı. Batıyı hiç düşünmedi.AKSİYON: İslamiyet üzerine oturtulmuş bir laiklik anlayışı diyorsunuz. Laikliğin anayasaya alınmasıyla böyle bir ihtimal ortadan kalkmıyor mu?İLHAN: Bir çelişki var. Ancak insanlar bilmedikleri için yanlış yorumluyor ve öyle tavır alıyorlar. Mustafa Kemal’in laiklik hareketinde İslamiyet’e direkt olarak bir taarruz yoktur, olamaz da. Laiklik Türkiye’nin anayasasına 1937’de girmiştir. Bu tarihe kadar parti tüzüğünde tutuluyordu. Gazi’nin ölümünden bir sene önce anayasaya sokuldu. Ve bunu da İsmet Paşa takımı ayarlamıştır. İsmet İnönü’nün uyguladığı program daha sonra Atatürkçülük olarak görülmeye başlanır. Atatürkçülükle yakından uzaktan alâkası yoktur. İsmet Paşa’nın yanlış tatbikleri Türkiye’de yanlış bir Atatürkçülüğün oluşmasını sebep oldu. Mustafa Kemal Paşa’nın yaptıklarını, söylediklerini üç cilde sığdırmışlar. Gerisini dikkate almamışlar. Gazi’nin Kütahya’da yaptığı konuşma 70 sayfadan fazla; ancak “Söylev ve Demeçler”de bu 6 sayfada veriliyor. Orada dine, İslamiyet’e dair bütün düşünceleri ortaya çıkıyor. Bazı gerçekler ortaya çıkınca da en çok Atatürkçü olanlar sinirleniyor. Çünkü, havada oldukları ortaya çıkıyor.AKSİYON: Yayımlanmayan metinlerdeki bilgiler çok mu önemli?İLHAN: Özellikle İslami kesim için çok önemli. Gazi Müslümanları çok ezdi, astı-kesti deniliyor. 1950’lerde Fransa’ya ilk gittiğimde, Türkiye’de yeni yeni demokrasi havası esmeye başlamıştı. Bu tarihlerde radyolarda, ‘Mevlid okutulsun mu okutulmasın mı?’ diye tartışılıyordu. Laik geçinen kişiler hayır bunlar Kemalizme aykırı diyorlardı. Fransa laik olmasına rağmen o tarihlerde bütün Fransız radyolarında pazar günleri önce Katolik ayini, arkasından Protestan ayini, son olarak da Yahudi ayini veriliyordu. Bizde hâlâ bu yanlışlara düşülüyor. Mustafa Kemal “irtica” lafını Şeyh Said’den sonra söylemeye başlıyor. İngilizler kışkırtıyor Şeyh Said ve yandaşları da “Şeriat isteriz” diye bağırıyor. Emperyalizm ile şeriatın iç içe geçtiğini gören ve saldırıya dönüştüren bu durum karşısında Gazi mücadele etmek için irtica kelimesini kullanıyor.AKSİYON: Türkiye”de irtica kavramı çok daha geniş bir alana yayılarak kullanılıyor. Dindar insanlar da aynı daire içinde ele alınıp dışlanıyor. Siz Gazi”nin bu kelimeyi niçin ve nerede kullandığını söylüyorsunuz.İLHAN: Gazi’de böyle bir şey yok. İstiklal Mahkemesi isyan olursa görev alır. İsyan yoksa böyle bir şey düşünülemez. Bütün bunlar İnönü’den sonra ortaya çıkan olaylar. Sadece bunlar değil. Bir noktaya dikkat çekeceğim ama üzerinde durmayacağım; Gazi sağken masonluk yasaktı ama İnönü zamanında serbesttir. İnanç bakımından düşünceleriniz farklı olabilir, kendi seçiminizi kendiniz yapma, kendi inancınıza göre hareket etme hakkı sizindir. Mustafa Kemal Paşa’nın başından beri savunduğu prensip budur. Bugün ezan sussun diyenler var. Kaynak olarak da Atatürk’ü gösteriyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? İster inan ister inanma bu bir inançtır, bin yıllık kültürdür ve saygı duymak zorunluluğu vardır.AKSİYON: Atatürkçülük ile bir doktrin olan Kemalizmi nasıl bir çerçevede değerlendiriyorsunuz?İLHAN: Kemalizm Gazi”nin kendi yaptıklarıdır. Ancak bütün bunlar halkın kendisinde olacak. Bir doktrin olarak uygulanacak, istenilecek bir şey değildir.AKSİYON: Atatürkçülük bayrak gibi birleştirici bir simge fakat çoğu zaman iç çekişmelerin simgesi haline geliyor.İLHAN: Ben Atatürkçülüğü kabul etmiyorum. Bu İnönü Atatürkçülüğüdür. Ben Mustafa Kemal Paşa demek istiyorum. Bir iç çekişme malzemesi yapılamaz. Herkes istediği gibi Atatürk”ü kullanamaz. Gazi”nin demokrasiye inancı sonsuzdur. Birileri onun şemsiyesi altında başkalarını ezemez, incitemez. Ben böyle bir Atatürkçülük istiyorum.AKSİYON: Çekişmeler istismarı doğuruyor. Hatta siz bir konuşmanızda 1960 ve 1980 darbelerini bir Atatürkçülük istismarı olarak değerlendiriyorsunuz.İLHAN: Mustafa Kemal Paşa bunu bin defa söylüyor. Ordu siyasete karışmasın diyor. Gazi’yi iktidardan düşürmek için iki defa teşebbüs oluyor. Gazi onlara diyor ki, ya askerliği ya da siyaseti tercih edin. Demokrasilerde böyle bir şey olmaz.AKSİYON: Atatürk bir insandı, mitoloji ya da tabu değildi. Onun da aşkları, zevkleri, hastalıkları ve hataları vardı diyorsunuz, hatta bu konuda bir çalışmanız oldu. Neden böyle bir çaba içine girdiniz?İLHAN: Olmayan bir adamı anlatıyorlar. Öyle biri yok. Böyle yüceltmeler olunca istismar doğuyor. Ben hep Gazi’nin insani yönlerini anlatıyorum. Latife Hanım’dan ayrıldığı zaman İsmet Paşa’ya bir mektup yazıyor ve diyor ki; “Onu Ankara’ya gönderiyorum, sanırım sizden ve Fevzi Paşa’dan aracı olmanızı isteyecek. Fakat ben kesin kararlıyım. Ben ona ve ailesine karşı her zaman saygılıyım.” Ama öteki tarafta onu hep birtakım kadınlarla dans ederken gösteriyorlar.AKSİYON: Şevket Süreyya Aydemir, “Tek Adam” isimli kitabında “Kahraman putlaştırıldığı zaman ölür” derken, Behçet Kemal Çağlar Atatürk için mevlid yazıyor, Kemalettin Kamu ise şiirinde Çankaya’yı Kâbe’den üstün görüyor. Bu gibi yüceltmeleri nereye koyuyorsunuz?İLHAN: Bizim geleneğimizde şairler yağcıdır. Bunlar da öyle abartmışlar, palavra yapmışlar. Göklere çıkarıp aslan, kaplan diyorlar. Bu hâlâ böyle devam ediyor. Çoğu inandığı için değil meşhur olmak ya da bir yerlere ait olmak için yapıyor. Bunlara hiç gerek yok. Neysen o olmalısın. Atatürk’ü hataları, yanlışlıklarıyla da kabul edeceksin.AKSİYON: Atatürk konusu gündeme geldiğinde tartışılan konulardan biri de 1580 Sayılı Koruma Kanunu oluyor. Örneğin Toktamış Ateş, “Bana bıraksalar hemen kaldırırım” diyor. Sizce böyle bir kanun gerekli mi?İLHAN: Demokraside böyle bir şey olmaz. Mustafa Kemal’i kanunla korumaya gerek yok. Bu nasıl bir mantık anlamıyorum. Bırakın insanlar konuşsun, yazsın, çizsin. Herkes sevmek zorunda değil. Her şey açılmalı. Kurallarla yasaklarla bunlar olmaz. Atatürkçü geçinenler, solcular, sağcılar, liberaller bir araya gelip yanlışlarını düzeltmeli. Herkes kendisine göre yorumlayınca bir istismar ortaya çıkıyor. Belgeler, arşivler sonuna kadar açılsın, kim nedir, ne değildir bilinsin. Bütün bilgilerin olumlu olması da gerekmiyor.(…)Görüldüğü üzere Gazi ne dinsiz ne de “İslam” karşıtı!Bilakis “İrtica”ya atıf yaparak, hem İslam’a hem de Türkiye’ye düşmanlık yapan ve de tamamıyla dışarıdan yönlendirilen bir güruha, din adamı ve cemaate dikkat çekmek istiyor.(…)HANGİ LAİKLİK: Fransa’da bir bez parçası etrafında yaşanan rejim bunalımı bağlamında bir soru: ‘İslamiyet’in laikliğe ihtiyacı var mı?!’ Bence ‘Yok!..’ Neden mi?! Anlatayım: Çünkü; ‘İslamiyet, Allah ile kul arasında aracı kabul etmeyen tek ve en son din!..’ Modern zamanların dili ile ifade etmek gerekirse, ‘birey’i öne çıkaran, kişiyi kendinden başkasına mesul kılmayan, zorlama olmayan bir din! Yalnız…Uygulamadaki İslamiyet’in ise ‘gerçek İslam’la alakası yok! Bunun sebebi de dinimize Yahudi ve Hristiyan kültürü başta olmak üzere, diğer inanç sistemlerinden ithal edilen bazı eklemelerdir!.. Kutsal dinimiz İslamiyet’te ‘ruhban sınıfı’ olmadığı gibi, insanların birbirleri adına ellerinde ‘Günah Defteri’ ile dolaşması da mümkün değil! İslam inancında, ‘Hayır’ da ‘Şer’ de Allah’tan gelir!.. En büyük şaşırtan Allah olduğu gibi, en büyük bağışlayıcı da O’dur! Tüm bunlar olurken de ‘birey’ ve ‘Allah’ baş başadır!.. Hiçbir kurum ya da kişi Allah adına konuşma ya da cezalandırma gücüne sahip değildir!.. Ki… Sadece Fransa’da değil, Fransa’dan laiklik kavramını ithal eden Türkiye gibi Müslüman ülkelerde de sık sık laiklikle ilgili gerginlikler yaşanır… ‘Türkiye’deki laiklikle ilgili mevcut ezberi bozmak’ adına yazıyorum… Batı’da yani ‘Yahudi-Hıristiyan kültürü’nün hakim olduğu coğrafyada, bir tek laiklik tanımı yoktur!.. Almanlar, Hz İsa’nın Alman olduğunu iddia ederler. Onun için de tarihte kendilerinin yaptıkları gibi Türkler’in de aynı şeyi yapmasını istemektedirler… Nitekim… Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında bu formül de denenmiş ve Hz. Muhammed’in Türk olduğu iddia edilmiştir… Sonra da Peygamber’imizin tüm insanlığa, tüm kainata gönderildiği gerçeği göz önünde tutularak, bu düşünceden vazgeçilmiştir!.. Fransa ise Türkiye’deki gibi laikliğin bekçisidir! Dolayısıyla ‘Devlet laisizmi’nin her ne pahasına olursa olsun, korunmasından yanadır. İngiltere bu iki görüşe de karşıdır!.. Türkiye’nin önderliğinde, ‘Hilafet’in geri getirilmesine sıcak bakmaktadır!.. ABD ise Türkiye’de artık devletin değil, liberalleşmiş bir Anayasa’nın en üst değer olarak tanınmasını istemektedir. Bunun için de Anayasa’nın sınırlarını çizdiği ‘İnsan Hakları’ çerçevesinde, Fransızlar’ınkinden daha özgür ve özerk bir ‘din ve vicdan özgürlüğü’nü yerleştirmek istemektedir. Görüldüğü gibi, Yahudi ve Hristiyan kültürünün hakim olduğu devletler arasında da laiklik konusunda ortak bir uygulama yok! Hele Türkiye gibi vatandaşlarının yüzde 99’unun ‘İslam’ olduğu bir ülkede, Fransa’daki gibi bir laiklik anlayışı ile toplumsal huzuru yakalamak mümkün değil! Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken devletin birçok organı dışarıdan, Almanya, İsviçre, Fransa, İtalya’dan ithal edilmiştir… Bu nakiller yapılırken ‘Doku uyuşması var mı, yok mu?’ya, o günün şartları içinde bakılamamıştır!.. Ama aradan geçen onca süre içinde, Fransız tipi laiklikle Türk halkı arasındaki doku uyuşmazlığı ayyuka çıkmıştır!.. Türkiye’de de toplumsal barışın yeniden yakalanabilmesi için ‘konsensus’a ihtiyaç var!.. Bunun için de, rahmetli Turgut Özal’ın şu hayalini kuvveden fiile geçirmemiz şart!.. Fikri hür… Vicdanı hür… Teşebbüsü hür… Türkiye hayali gerçekleşmeli!.. Gerçekleşmeli ki, büyük devletler ligindeki yerimizi alabilelim! Aksi halde, çalışmayan bir organın yarattığı toplumdaki suni gerginliği yaşamaya devam edeceğiz!.. Bugün 1923’lerde olmadığı kadar ‘beyaz yakalı’mız var!.. Bunların hazırlayacağı çalışmalarla, Türk devletinin içine Fransa’dan zerkedilen laiklik anlayışından kurtulabiliriz!.. Ki… Laik olması gereken de kişi değil, devletin kendisidir!.. Devlet sadece denetleyici olmalıdır! Nitekim… ‘Fundamentalist’ de İngilizce bir kelimedir… Fransızlar ‘integriste’ diyorlar… Biz Türkler ‘köktendinci’ deyimini kullanıyoruz… Aslında, biz Müslümanlar ‘Fundamentalist’ deyimini pek kullanmayız. Anglo-Saksonlar’a ait bir terimdir bu! Bir Protestan terimidir… İncil’in harfiyen kabulünden yana olan, yorumu küfür sayanlar için kullanılmıştır. Bu bakımdan yüzde 2’lik bir mürteci kesim için Fransız tarzı laiklikle, mütedeyyin insanları rahatsız etmenin bana göre bir manası yok! Türkiye’deki laiklikle ilgili kavram kargaşasından kurtulmanın yolu, bence Fransız tarzı ‘Jakoben laiklik’ anlayışını tedavülden kaldırmaktan… ABD (Osmanlı) tarzı laikliğe adım atmaktan geçiyor!..(star / Hayrullah Mahmud / 25 Aralık 2003)(…)ÇEVİK BİR, 28 ŞUBAT’I PENTAGON’DAN GETİRDİ: İki darbe bir muhtıra gören Türkiye 28 Şubat 1997’de tankların yine sokağa çıktığını gördü. Ancak bu sefer Ankara’nın Sincan İlçesi’nden geçen tanklar ‘balans ayarı’ yaparken Türk halkı da sandıktan çıkan REFAHYOL Hükümeti’nin ‘Postmodern Darbe’ ile iktidardan düşürüldüğüne şahit oldu. Necmettin Erbakan Başbakanlığı’ndaki REFAHYOL Hükümeti’nin Adalet Bakanı Şevket Kazan darbenin 10’uncu yılında önemli açıklamalar yaptı: 28 ŞUBAT süreci Türkiye içinde ve dışında planlandı. REFAHYOL 8 Temmuz 1996’da güvenoyu aldı. 18 Temmuz’da ABD’de Washington Enstitüsü’nde bir panel düzenlendi. Buradan ‘Erbakan’ın izleyeceği politikaların ABD ve İsrail’in lehine olmayacağı ve refüze edilmesi gerektiği’ sonucu çıktı.SÜREÇ TÜSİAD’ın ‘Refah’ın önlenemez yükselişi’ raporuyla başladı. O yıl TÜSİAD her yıl Ankara’da yaptığı kongreyi iptal etti. Meğerse Türk-Yunan İşadamları Konseyi adı altında Atina’da bu toplantı yapılmış. Bu toplantı hem Atina’da, hem oradaki ABD Büyükelçiliği’nde oldu. Atina’daki ABD Büyükelçiliği’ndeki toplantıya TESK, TÜRK-İŞ ve DİSK Başkanları da katıldı. Kuvvetli tahminim o tarihlerde tedavi için yurtdışında olduğu söylenen Güven Erkaya’nın da bu toplantıda olduğudur. 1 Ocak’ta başlatılacak organize muhalefet eylemlerinin hazırlığı orada yapılmıştır. TÜSİAD üyesi Jak Kamhi, ABD’de The Round Table (Yuvarlak Masa) denilen ve dünya siyasetine egemen olan masanın üyesi. TÜSİAD’ın raporu buraya gönderiliyor. The Round Table’da ve CFR’de (Musevi kuruluşu) ‘Refah hükümeti en kısa zamanda sona erdirilmelidir’ kararı veriliyor. Pentagon’da plan hazırlanıyor. Plan, Refah Partisi’ni kapatmak değil. Refah Partisi’ni sözlerinden caydırıp halkın nazarından düşürmek. Daha sonra 18 madde diye bildiğimiz MGK bildirisindeki maddelerin hazırlıkları orada yapılıyor. Pentagon’da askeri, CFR’de politik yönden yapılıyor. Hatırlayacaksınız 25 Şubat tarihinde Çevik Bir Amerika’ya gitmişti. Çevik Bir’e JİNSA’da üstün hizmet madalyası taktılar. Oradan o 18 maddelik talimatı aldılar, geldiler; 28 Şubat MGK gündemine koymak istediler. Susurluk olayının ardından başlayan toplumsal duyarlılık 28 Şubat’a kanalize edildi. Gazetelerde ‘Yarın her şey başka olacak’ ilanları ve ‘Bu defa sivil kuvvetler halletsin’ yazıları çıktı. Aczmendiler, Fadime Şahin-Müslüm Gündüz olaylarını JİTEM planladı. Kiminle organize ediyor? Sisi ile (Seyhan soylu). Başbakanlık Konutu’nda tarikat liderlerine iftar yemeği verilmesi olayı da abartıldı. Sadece Fethullah Hoca ve Çarşambalı Mahmut Efendi’ye davetiye gitmiş. Ama isimlerini bildiğiniz bilmediğiniz ne kadar tarikat şeyhi varsa hepsinin isimleri çarşaf çarşaf gazetelere dökülmüş. Demek ki askerler bunu artık MİT’e mi yaptırdılar… Demek oluyor ki o gün sinyali vermişler. İftar yemeğinin ardından Cumhurbaşkanı Demirel, Genelkurmay Başkanlığı’na çağrıldı. Orada askerler TÜSİAD ile birlikte Cumhurbaşkanı’nı ‘tehlike çok yakın’ diye uyarmaya çalışıyorlar. O görüşmelerde BÇG (Batı Çalışma Grubu) denilen oluşumun içine Cumhurbaşkanı’nı da çekip aldıklarına ben kuvvetle inanıyorum. Refahyol’u yıkmak için DYP milletvekillerine rüşvet ve tehdit dahil her yol denendi. DYP milletvekillerinin sayısını azaltabilmek için bazılarını para ile ikna ettiler. Bazılarını tehdit ettiler. Tehdidin Genelkurmay İkinci Başkanı (Çevik Bir) tarafından yapıldığı söyleniyor. Milletvekillerine ‘ya istifa edin, ya da Yassıada’ya gidersiniz. Yassıada’da yerleriniz belli. Senin numaran budur’ diye tehditler yapıldı. (star / Hüseyin Özalp / 24 Şubat 2007)(…)28 ŞUBAT DÖNEMİNDE GAZETE YÖNETİMLERİ:Hürriyet: Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Ankara Temsilcisi Sedat ErginMilliyet: Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak, Ankara Temsilcisi Fikret BilaRadikal: Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz, Ankara Temsilcisi İsmet BerkanSabah: Genel Yayın Müdürü Zafer Mutlu , Ankara Temsilcisi Fatih ÇekirgeYeni Yüzyıl: Genel Yayın Yönetmeni Okay Gönensin, Ankara Temsilcisi Bilal Çetin(…)AKP’NİN ANASI 28 ŞUBAT’TIR: Hadi açık konuşalım: Eğer 28 Şubat olmasaydı… Ne AKP iktidar, ne de Erdoğan başbakan olabilirdi. Çünkü… Olağan koşullarda Erbakan’a bayrak açmaları mümkün olmayan isimler, ancak 28 Şubat’ın doğurduğu atmosfer sayesinde bunu gerçekleştirebildiler. 28 Şubat’ın hemen ardından Abdullah Gül “içeriden”, Tayyip Erdoğan “dışarıdan” olayı zorlamaya başladı. Tezleri şuydu: “Erbakan’la bu iş olmuyor. Ne direniyor, ne geri çekiliyor. Ayrıca görüyorsunuz: Onun siyaset tarzına Türkiye’de geçit verilmiyor. Erbakan’ın siyaset tarzı bitmiştir. Yeni bir hareket başlatmalıyız.” Eğer 28 Şubat olmasaydı… Ne Erdoğan ve arkadaşları böyle bir hareketi başlatmaya cesaret edebilirlerdi, ne de başlattıkları hareket bu derece ilgi görebilirdi. 28 Şubat sayesindedir ki, en azılı “Milli Görüşçüler” bile Erdoğan ve arkadaşlarını “Davayı satmakla” suçlayamadılar. Hatta bırakın “davayı satma” suçlamasını, pek çoğu “Doğru söylüyorlar” bile dedi. Çünkü… Erbakan, 28 Şubat’ta hiç de iyi bir sınav verememişti. Bir yandan Milli Güvenlik Kurulu kararlarına imzayı basmış, bir yandan da alttan alta şikayete devam etmişti… Bir yandan Taksim’e cami önerisi, Başbakanlıkta iftar gibi “dindar kitle”ye hiçbir yarar sağlamayacak gerginlik arttırıcı adımlar atmış, bir yandan da 28 Şubat kararlarına imza koymuştu. Bir yandan 28 Şubat’ı gerçekleştirmek isteyenlere nefis paslar vermiş, bir yandan da bu pasların gole çevrilmesi karşısında etkisiz kalmayı tercih etmişti… “Kitle” işte bunu fark etti… Bu nedenle Erbakan’dan destek çekildi… Bu nedenle Erdoğan’a büyük yöneliş başladı… Ama işin en hazin tarafı şudur: “28 Şubat’ın mimarları” böyle bir gelişmeyi öngörememişlerdi. Tamam, Erbakan’dan kurtulmuşlardı ama karşılarına bu kez “çok daha zorlu bir hareket” çıkmıştı… Bu yeni hareket, Erbakan gibi “Kolay malzeme” vermiyordu. Bu yeni hareket, Erbakan gibi “Sistem dışı” kalmak yerine, sistemin içinden konuşmaya özen gösteriyordu. Bu yeni hareket, en azından “Gizli bir ajanda”ya sahip olmadığı konusunda herkesi ikna etmek için çaba gösteriyordu. Şimdi bakıyoruz, 28 Şubat’ın bazı mimarları, “Erbakan daha iyiydi, daha milliydi… Bunlar Erbakan’dan daha tehlikeli” demeye başladılar. Onlara sadece şunu söylemek isterim: Ne şikayet ediyorsunuz? Ürün biraz da sizin ürününüzdür! (Hürriyet / Ahmet Hakan / 26 Şubat 2007)(…)İMZAM HALA AYNI YERDE: Fotoğrafı görünce, o günü çok iyi hatırladım.Yıl 1997. Genelkurmay’ın büyük salonundayız. Yanılmıyorsam Necmettin Erbakan’ın başbakanlıktan ayrılmasından önce Genelkurmay’da verilen son brifingde çekilmiş. Üçüncü sırada biz Hürriyet’çiler oturuyoruz. Soldan Sedat Ergin, Tufan Türenç, Emin Çölaşan, Oktay Ekşi ve ben. Benim solumda o gün Milliyet’te yazan Yalçın Doğan oturuyor. Başka gazetelerden başka gazeteciler de var salonda. Yine çok iyi hatırlıyorum. O brifingden sonra Orgeneral Çevik Bir’in odasına gidip bir süre sohbet etmiştik. Brifingi veren komutan o gün şu hatırlatmayı yapmıştı: “Kanunlar bize anayasal düzeni korumak için gerektiğinde silah kullanma yetkisi veriyor.” Bu sözler ertesi gün Hürriyet’in manşetindeydi. Bugün 28 Şubat’ın 10’uncu yıldönümü. Kendini o günlerin mağduru gören medya kuruluşlarında ağır bir “10’uncu yıl intikam kutlaması” rüzgárı esiyor. Bu arada, 28 Şubat’ta devletin çeşitli kademelerinde görev yapmış kişilerde müthiş bir “pişmanlık” havası var. Yer gök “itirafçı” dolmuş. O günlerde kraldan fazla kralcılık yapanlar, şimdi eski kralların üzerinde trampet çalıyor. Eğlenceli bir karakter resmi geçidi seyrediyoruz. Bu yaygaraya bakınca şöyle bir hisse kapılıyorum. Galiba 28 Şubat’ı destekleyen tek ben kaldım. Evet destekledim ve desteklemeye devam ediyorum. Hafızası zayıf kişilere de biraz o günleri hatırlatmak istiyorum. Bedevi çadırlarında, Üçüncü Dünya diktatörlerinin önünde iki büklüm eğilmiş bir Türk başbakanı. İran’da Türkiye’nin milli kurumlarını İran rejiminin mollalarına şikáyet eden siyasiler. Başbakanlık Konutu’nda sakallı, cüppeli tarikat yemekleri.”Hepimiz Hizbullahız” diye bağıran iktidar mensupları. “İmam hatipler arka bahçemizdir”, “Bu ülkenin rektörleri türbanlılar önünde eğilecek, selam duracak” diyen başbakan. Yüzde 25 oyla ülkenin rejimini değiştirmeye yönelik adımlar. Ve statlarda, evlerde bu iktidara karşı yükselen sesler. Hafızası kıt bazı insanlar bunu unutabilir. Ben unutmadım… Belki onuncu kez yazıyorum. 28 Şubat sürecinde yazdığım her yazının altındaki imzam aynen duruyor. 28 Şubat, Türkiye demokrasisinin gerçek bir balans ayarıdır. Bugünün iktidar mensupları, o günlerden gereken dersi alacak kadar akıllı insanlardır. O nedenle rövanşist ilkelliklere cevap vermiyorlar, bildikleri makul yolda yürüyorlar. Bu ülkede bir daha yeni 28 Şubat’ların olmamasının garantisi de, günlerdir tamtam çalan intikam tugayları değil, gerekli dersleri çıkarmış insanlardır. Başka ülkelerde demokrasi kanlı iç savaşlarla kuruluyor. Bizde ise böyle balans ayarlarıyla. Bazen bize, bazen başkalarına. Türkiye’nin şansı da budur. Bir küçük hatırlatma daha yapayım. Hani şu cümleyi: “İktidara geleceğiz de kanlı mı olacak, kansız mı” diyen zatı. Ben o cümleyi hatırlattım. Siz kim olduğunu çıkarabildiniz mi? O bir 28 Şubat paşası mıydı? Yoksa bedevi çadırlarında süklüm püklüm olup da, Türkiye’de kanlı iktidar yürüyüşünden söz eden o günün başbakanı mı? Hani bugün baş mağdur sayılan zat. “Onuncu yıl intikam kutlamalarınız” geçtiğinde bunu da konuşabiliriz.(Hürriyet / Ertuğrul Özkök / 28 Şubat 2007)(…)28 ŞUBAT’A NEDEN KARŞI ÇIKTIM: Bugün yine 28 Şubat. Bundan 10 yıl önce Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah- DYP hükümeti MGK toplantısında askerlerin ağır eleştirileriyle karşılaşmıştı. İşte bu ünlü MGK toplantısından Refah-DYP hükümetinin yıkılmasına kadar geçen süre bugüne dek “28 Şubat süreci” olarak adlandırıldı. Medyanın önemli bir bölümü, iş dünyası ve Silahlı Kuvvetler’in yarattığı ortak iklimle Erbakan hükümeti demokrasiye pek uymayan yöntemlerle yıpratıldı, özellikle DYP üzerine kurulan baskı ile bu partiden çok sayıda milletvekili birer ikişer istifa etti, sonuçta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in teamüllere aykırı tasarrufuyla iktidar Mesut Yılmaz başkanlığındaki üçlü koalisyon hükümetine devredildi. Bu süreçte dönemin en etkili gazetelerinden Sabah’ın yazarıydım. İçinde bulunduğum grubunun o günkü yayın anlayışına ters düşmeyi göze alarak uygulamalara karşı çıktım. Refah-DYP hükümeti kurulduğu ilk günden itibaren içime hiç sinmedi. Cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine, demokrasiye yürekten bağlı biri olarak devlet yönetimine üstü kapalı da olsa dini kuralları sokmaya çalışanlara tüm meslek yaşamım boyunca karşı çıkmıştım. Uygulamalarını daha önceki Ecevit ve Demirel-Türkeş koalisyonlarından bildiğim Erbakan ve zihniyetinin bu kez iktidarın birinci ortağı olarak ülkeyi yönetemeyeceğine inanıyordum. Bu nedenle koalisyonun kurulduğu ilk gün bu oluşumun yanlış olduğunu ve DYP lideri Tansu Çiller’in siyaseten intihar ettiğini yazdım. Nitekim toplumun da genel eğilimi bu yönde olunca “durumdan vazife çıkaran” başta silahlı kuvvetlerin bir bölümü olmak üzere iş dünyası ve medyanın önemli bir kesimi müthiş bir yıpratma kampanyasına başladı. Susurluk kazasının bahane edilmesiyle “derin devlet çetelerine” yönelik öfke, bir anda kanal değiştirerek hükümet aleyhtarlığına dönüştü. Hedef, hükümetin devrilmesiydi. Erbakan ve partisi “irtica” suçlamaları bombardımanına tutuluyordu, buna karşın Refah Partisi buna hiç aldırmıyordu bile. Bu durumda hükümetin düşürülmesi için iktidarın diğer ortağı DYP’nin yıpratılması gerekiyordu. Silahlı kuvvetler, medyanın bir bölümü ve iş dünyası Refah eleştirisini “Aczmendiler, Fadimeler, Ali Kalkancılarla magazinleştirip sulandırırken” DYP milletvekilleri baskılarla, ağır hakaretlerle ve hatta tehditlerle birer birer istifa ettirilmeye başlandı. Bu beni rahatsız ediyordu. Çünkü ben her şeye rağmen bu sorunun demokratik yoldan çözüleceğine inanıyordum. Ayrıca şunu da adeta haykırarak söylüyordum: “Bir yanlış yapıyoruz. İrtica tehdidine karşı merkez sağı yok ediyoruz. Bugün çok zayıflatacağımızı sandığımız irtica tehdidi, başka bir oluşumla çok yakında daha büyük bir tehlike olarak karşımıza dikilecek. O zaman kimse bir şey yapamayacak ve Türkiye bir Arap ülkesi hatta İran görünümüne girecek.” İşte bu çıkışlarım pek çok kişiyi kızdırdı. Oysa sonuç ortada. 28 Şubat’ta Erbakan’dan kurtulmak için DYP’yi, başka deyişle Merkez Sağ’ı çökertenler, merkez sağ ve merkez soldaki neredeyse herkesin hırsız, vurguncu, soyguncu olduğu izlenimini yaratanlar 5 yıl sonra AKP iktidarına boyun eğmek zorunda kaldı. Yapılan hesaplar tutmamış, planlar bozulmuştu. Çünkü o günlerde belki biraz da kendi çıkarları adına mevcut iktidarı anti demokratik ve uygunsuz davranışlarla yıkanlar halkın öfkesini hiç hesaplamamışlardı. Türk halkı elbette 80 yıllık Cumhuriyetten vazgeçmeyi düşünmüyordu, ama mağdur edilenin de yanında durmuştu. 2002 seçimlerinde halkın yüzde 25’i AKP’yi desteklerken bu partinin dini-siyasi görüşlerine değil, diğerlerine olan kızgınlığını dile getirmişti. AKP de bu potansiyeli iyi değerlendirip iktidar gücünü kendine oy veren kitlelere avantajlar sağlayarak pekiştirdi. Bu yüzden de hâlâ birinci parti. 28 Şubat sürecinde bir gazeteci olarak takındığım tavır çok farklı değerlendirmelere neden olmuştu. DYP’liler de beni doğal müttefikleri olarak algılıyordu. Askerlerin bir bölümü benim Erbakancı olduğumu ileri sürüyorlardı. Oysa en azından soyadıma baksalar Erbakan ve zihniyeti ile uzaktan yakından ilgim olmayacağını tahmin edebilirlerdi. (Büyük amcam Mucip Ataklı 27 Mayıs’ta Milli Birlik Komitesi üyesiydi. Dün bir gazete Mucip Ataklı’nın babam olduğunu yazmış, yanlış.) Yakın çevrem ve çalıştığım gruptaki arkadaşlarım ise sanıyorum beni “gerçekleri göremeyen akılsız bir çılgın” olarak niteliyordu. Benim demokrasi adına çıkışlarım Refah Partisi’nin çok hoşuna gidiyor ve beni adeta bir demokrasi kahramanı gibi göstermelerine neden oluyordu. Ancak aslında bu bir oyundu. Çünkü ben Refah Partisi yanlılarına göre “kartel gazetelerinde” çalışıyordum. Öyle olmama rağmen “gerçekleri” söyleyebiliyordum. Aslında kullanılıyordum. Söylediğim en küçük bir şey bazı dinci gazetelerde manşete taşınıyor “İşte kendi adamları böyle söylüyor” diye benim üzerimden haklılık gösterisine kalkışıyorlardı. Bazı anlarda çaresiz kalırsınız. Bir tarafta egonuzun sizi ezmesi diğer tarafta artık kendinizi anlatmaktan aciz kalmanız sizi açmaza sokar. Ve bunun bedelini de ödersiniz. Ben ödedim mi? Galiba. Ama bakıyorum, siyasal İslamcı basın oyunu sürdürmekten vazgeçmek istemiyor. Tekrar yazmaya başladığımdan bu yana bu çevrelerden sayısız röportaj ya da yazı teklifi aldım. Konu hep aynı. “Efendim 28 Şubat süreciyle ilgili bir yayın hazırlıyoruz, sizin de görüşlerinize ihtiyacımız var.” Bunların hepsini olumsuz yanıtlıyorum. Çünkü ben sadece “28 Şubat demokratı” değilim. Daha ilkokul çağlarımda evimizdeki demokrasi ikliminin yumuşak havasında yetiştim. Okul yıllarım böyle geçti. Meslek yaşamımın her dakikasında da demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını savundum. 28 Şubat’ta hangi noktadaysam, öncesinde de oradaydım, şimdi de. Ama 10 yıl önce sözde mağduru oynayarak, gerçekten demokrasiyi savunan herkesi hoyratça kullananların, bugün demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir iktidar süreci içinde olmaları beni derinden yaralıyor ve hatta demokrasi anlayışımı yeniden sorgulamama neden oluyor. Eğer demokrasi hasbelkader elde edilmiş bir Meclis çoğunluğunu padişahlık gibi algılayıp kendilerinden olmayan herkesi dışlamak, yasaları, hukuku hiçe saymak ya da iktidar gücüyle kendine yarayacak hukuk dışı yasalar çıkarmaksa, muhalefetten nefret etmek, eleştiriye tahammülü olmamak, Cumhuriyeti ve ilkelerini yıkmak, Atatürk devrimlerine karşı çıkmak, millet yerine ümmeti savunmaksa ben sizin demokrasinize inanmıyorum. (Vatan / Can Ataklı / 28 Şubat 2007)(…)BEŞLİ ÇETE; “28 ŞUBAT ZARAR VERDİ”: Postmodern 28 Şubat darbesi 10. yılına girerken kamuoyu tarafından 5’li çete olarak tanımlanan işçi ve işveren örgütlerinin temsilcileri, hem aradan geçen 10 yılı hem de 28 Şubat sürecinin argümanlarıyla sürdürülen bugünkü tartışmaları Yeni Şafak için değerlendirdi. Refik Baydur: 28 Şubat bugünden bakınca olmaması daha tercih edilir bir olay olarak yorumlanabilir. Ama o dönem bazı tahrikleri de atlamamak lazım. Örneğin ben Sincan’da yaşanan olayları hiç tasvip etmedim. Orada belediyenin de açık bir tahriki vardı. 28 Şubat Türkiye’ye bir zarar vermiş midir? Bence vermemiştir. Ama elbette toplumda bazı sıkıntılar endişeler yarattı. Bugünkü hükümet de işte bu endişelerin sıkıntısını çekiyor. Şimdi cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden de Türkiye’de bazı gerginlikler yaşanıyor. Ama bu gerginliklere hiç gerek yok. Fuat Miras: 28 Şubat’ta Türkiye’de demokrasinin yaşaması için mücadele ettik yoksa demokrasinin kesintiye uğratılması için girişimde bulunmadık. İstedik ki toplumdaki kutuplaşmalar ortadan kalksın. Bu mücadele neticesinde Türkiye’de her şey normal seyrettiyse bunda bizim de bir ölçüde payımız vardır diye düşünüyorum Artık o süreç tamamlanmıştır. Şimdi geçmişten ders çıkararak bugün aynı gerginlikleri yaşamamalıyız. Örneğin cumhurbaşkanlığı seçimi toplumu geren bir konu olmamalı. Kişiler üzerinden toplumu germeye gerek yok. Bayram Meral: Biz 28 Şubat’tan önce Necmettin Erbakan’ı ziyaret ettik. 5’li inisiyatif olarak kendisine bazı belediyelerin demokrasiye zarar verici davranışlar içinde bulunduğunu söyledik. Bizim çalışanlar olarak her zaman demokrasiye ihtiyacımız var. Ben o zaman sendikacıydım. 12 Eylül’ü yaşadım. Askeri darbelerin çalışanlara ne tür zararlar verdiğini iyi biliyorum. Biz o zaman tekrar ben-zer şeylerin yaşanmasına engel olmak istedik. Demokrasinin devamını sağlamaya çalıştık. Bunun için uyarılarda bulunduk. Bugün de Türkiye’de geçmiştekine benzer bir takım gerginlikler yaşanıyor. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden toplum geriliyor. Ben korkarım karanlık bir döneme girdiğimizi düşünüyorum. 28 Şubat sürecini Zaman’a değerlendiren dönemin DİSK Genel Başkanı Rıdvan Budak ise, “Necmettin Erbakan o dönemde ürkmüştü, Erdoğan gözümde bir delikanlıdır. Gitti hapis yattı, geldi iktidar oldu” dedi. Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın o dönem darbeden yana olmadığını belirten Budak, Çevik Bir’in daha ileri gidebileceğini söyledi. Budak “Ancak o gün o müdahaleyi yapmak isteyenler 2002’de AK Parti’nin iktidar olmasını engelleyemedi. Öyleyse askerin siyasetle ilgili öngörüsü yeterli değil. Asker askerliğini yapacak” diye konuştu. “Erdoğan Köşk’e çıkacak gibi görünüyor” diyen Budak, bunun bir sıkıntı yaratmayacağını da sözlerine ekledi.  (Yeni Şafak / Ertan Altan / 28 Şubat 2007)(…)ERBAKAN; “28 ŞUBAT’I MAKOVSKY PLANLADI”: Necmettin Erbakan, Başbakanı olduğu hükümetin düşüp partisinin kapatılmasına neden olan 28 Şubat için 10’uncu yılında ilginç bir değerlendirme yaptı. Erbakan, 28 Şubat’ın askerlerin değil, ABD’nin düşünce kuruluşu American İnsitute’un Orta Doğu uzmanı Alan Makovsky’nin hazırladığı Türkiye raporları çerçevesinde Türkiye dışında planlandığını, içeride 28 Şubat’ı gerçekleştirenlerin bunun farkında bile olmadığını söyledi. Erbakan, dönemin önde gelen askerlerini suçlamazken, sorumluluğu dış çevrelerde aradı. Doğrudan “28 Şubat” ifadesini kullanmamaya özen gösteren Erbakan, 28 Şubat’ı ABD’ye mal etti. (Yeni Şafak / 28 Şubat 2007)(…)TSK’YA HANÇER: Dışişleri Bakanı Gül’ün Vashington ziyareti, Irak’ın geleceği ve Kerkük konuları ekseninde Türk-Amerikan ilişkileri büyük bir dönemece Ermeni sözde soykırım tasarısından da ivme alarak hızla girerken büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Gül, değil istediği sonuçları almak, istediği kişilerle dahi görüşemedi hatta talepleri geri çevrilerek  reddedildi. Gezi Türkiye için küçük düşürücü bir nitelik kazandı. Bu çerçevede Genelkurmay Başkanının ABD ziyareti daha da önem kazandı. Org. Büyükanıt’ın ABD ziyareti gerek Türk-ABD ilişkileri gerek Türk iç siyaseti açısından çok boyutlu bir incelemeyi hak etmektedir. Org. Büyükanıt’ın ABD ziyaretinde sarf edilen her sözcüğün Ankara’da önceden çok iyi planlanmış bir çalışmanın ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Büyükanıt, basın ile yoğun temas içinde oldu. ABD’li muhataplar ile görüşmeler öncesinde Türk Büyükelçiliğinde toplanan misafirlere yapılan konuşma, Ankara’da Genelkurmay’ın web sitesine konulan Putin’in konuşması, aracılığı ile gerçek muhatap olan Amerikan yönetimi hedef alındı. Özetle uzun bir süredir suskun olan Türk ordusu başkomutanı aracılığı ile Vashington’da ABD yönetimine ve Irak’taki yapılanmaya  “meydan okudu.”  Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletini güç kullanarak engelleyeceği mesajını verirken, ABD’yi karşısına almak konusunda tereddüt etmeyeceğini ortaya koydu. Org. Büyükanıt, TSK’nın Türkiye’ye yönelik PKK’nın siyasallaştırması dahil komplo ve tehdidin büyüklüğünün farkında olduğunu ancak Türkiye’nin ne pahasına olur ise olsun bunu aşacak güç ve kararlılığa sahip olduğunu ifade etti. Org. Büyükanıt konuşmasını yaptıktan bir gün sonra daha iki hafta önce Kerkük konusunda sert açıklamalar yapan Erdoğan ve “Türkiye, Musul Vilayetini Irak devletine verdi” diyen A. Gül,  Org. Büyükanıt’ın Barzani’yi ve onu destekleyerek Türkiye’yi tehdit edenleri hedefleyen konuşmasının etkilerini ortadan kaldıracak açıklamalar yapmaya başladılar. Erdoğan ve Gül daha Büyükanıt Vashington’dan dönmeden yaptıkları açıklamalar ile  “Barzani ile görüşebileceklerini, konuların anlayış içinde halledilebileceğini” açıkladırlar. Bu açıklamaların amacı, Türk ordusunun  Büyükanıt aracılığı ile ABD’ye ve müttefiki Barzani’ye karşı ortaya koyduğu  “hem Kürt devletini destekleyip hem de Türkiye ile dost kalamazsın. Günü geldiğinde Barzani’nin canına okuyacağız”  mesajının etkisini ortadan kaldırmaktı. Dün MGK’da Barzani ve Talabani ile görüşülüp görüşülmeyeceği konuşuldu. Ben AKP hükümetinin görüşmeler konusunda ısrarcı olacağını sanmıyorum. Çünkü Barzani ve Talabani ile AKP’nin üst düzey yönetimi değil görüşmek zaten  “ticari ve siyasi ortak.”  Bu MGK toplantısında gündeme getirilmesi gereken Barzani ve Talabani ile görüşülüp görüşülmemesi değil, Habur sınır kapısının kapatılması, Barzani ve Talabani’nin Türkiye’de iş yapan firmalarının kapatılarak kapı dışı edilmesi olması. Çünkü Genelkurmay Başkanlığı’nın Barzani ve Talabani ile görüşmeyi reddetmesi ne kadar tutarlı ise bu ikilinin devletlerinin alt yapısını ve servetlerini Türkiye üzerinden kurmasına karşı çıkmaması o kadar tutarsızdır. Ve Emir İzzettin’in hâlâ Barzani tarafından tutsak tutulduğunu unutmayalım. (Ümit Özdağ / Yeni Çağ / 24 Şubat 2007)(…)ÜLKEYİ BABALAR GİBİ SATTILAR: CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç, İstanbul milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte, Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Emlak Bankası’nın satışına imkan veren yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Haluk Koç, açıklama sırasında önemli bir benzetme yaptı: “Yunanlıdan Kazak’ına, İngiliz’inden Fransız’ına, Lübnanlısından Kuveytlisine kadar herkes Türk bankalarını batan geminin malı gibi görüyor, kapışıyor. Tarih kitapları Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra yazar ya… ’Şu yöremizi Fransızlar, şu yöremizi İtalyanlar, şu yöremizi Yunanlılar işgal etti’ diye. Bugün de herhalde şöyle diyorlardır: ’Haberleşme sektörü Araplar ve İngilizler, bankacılık sektörü Yunanlılar, alkollü içecekler sektörü Amerikalılar, Türk Petrol Kanunu çıkarsa enerji sektörü çok uluslu şirketler tarafından parsellendi.’ Halkbank satılırsa Anadolu’nun kodları yabancılaşacaktır. Tüm esnaf ve KOBİ’lerin bilgileri yabancıların eline geçecek, Türkiye’nin ekonomik dinamikleri yabancıların kontrolüne girecektir. Böylece Anadolu girişimcisinin arkasındaki gerçek güç yok edilecektir.” Koç’un açıklamasını okurken aklıma yine Endonezya’nın nasıl paylaşıldığı geldi. Gazeteci John Pilger,  “Küresel Yağmacılığın Gerçek Yüzü”  kitabında, Endonezya’nın 1967 yılında nasıl paylaşıldığını yazmıştı: “Kasım 1967’de Endonezya artık avuç içine alınmış ve ganimetler dağıtılmaya başlanmıştı. The Time-Life şirket ortaklığı, Cenova’da, Endonezya’nın dünyanın dev şirketlerine nasıl parselleneceğinin tasarımının yapıldığı üç gün süren bir konferansa sponsorluk yaptı. Konferansın ikinci günü, Endonezya ekonomisi sektör sektör dilimlere ayrıldı. Önce 5 farklı bölüm belirlendi: Madencilik, hizmetler, enerji, bankacılık ve finans. Freport şirketi Batı Papua’da bakır madenini aldı. Bir Amerika-Avrupa konsorsiyumu, Batı Papua’nın nikel kaynaklarına el koydu. Dev Alcoa şirketi ise Endonezya’nın boksit rezervlerinden en büyük dilimi kaptı. Bir grup Amerikan, Japon ve Fransız şirketi Sumatra, Batı Papua ve Klimantan’ın tropik ormanlarını aldılar. Yabancı yatırımları düzenleyen bir kanun Suharto tarafından aceleyle çıkarılarak, bu yağmalama en az beş yıl vergiden muaf tutuldu. Wall Street, bütün olanları büyük bir fetih gibi görüyordu.” Tayyip Erdoğan da 2004 Mart ayında dünya ekonomisini elinde bulunduran 8 ailenin liderleri ile İstanbul’da benzer bir toplantı yapmış ve satışlara başlamıştı! 8 ailenin liderleri, Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn’un özel uçağı ile İstanbul’u ve Türkiye’yi paylaşmaya gelmişti. Sözde Yatırım Danışma Konseyi denilen toplantıya 20 büyük şirketin dokuzunun başkanı da katılmıştı. 2005 Nisan ayında ise 11 ülkeden, ciroları yaklaşık 900 milyar euroyu bulan 19 çokuluslu şirketin üst düzey yöneticileri, İstanbul’da Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında 2. Yatırım Danışma Konseyi Toplantısı’nda buluşmuştu. Kimlerin hangi şirketleri satın alacağı bu toplantılarda kararlaştırılmıştı! Şimdi, Tayyip Erdoğan, Bursa’da tarım arazisi üzerine fabrika yapan Cargill firmasını savunuyorsa, hem bu toplantılarda hem de ABD Başkanı Bush ile yaptığı görüşmelerde verdiği söz üzerinedir! Erdoğan için Bush’un talepleri, Danıştay kararlarından önemli görünüyor! Sonra da  “Biz apartman dairesi satıyoruz, ’ülkeyi satıyor’ diyorlar”  diye yakınıyor. Bir ülke bankaları, petrol ve maden alanları, enerji ve haberleşme sistemleri ile satılıyorsa ülke satılmış olmuyor mu?  “Babalar gibi satarım”  diyen sizin Maliye Bakanınız değil mi? (Yeni Çağ / Arslan Bulut / 24 Şubat 2007)23 Ekim 2018 Mahmud